30 Nisan 2013 Salı

Elimdekiler

Köşesinde sırasını bekleyen mukaddes hikayelerim var benim. Dinlenmeyi bekleyen çok türküm, okunmayı bekleyen kitaplarım, yazılacak çok yazım var. Bir de bunları okumayan Madonna var. Olsun. Varsın okumasın. Zaten o yüzden buraya taşımadık mı bu yazıları?

Cendere

Evet yine her şey karmançorman oldu. Söylemem gereken şeylerle söylememem gereken şeyler, anlatmam gerekenlerle anlatmamam gerekenler birbirine girdi. Ne vakittir çare bulmaya çalıştığım sorun; anlatmam gerekenlerle anlatmamam gerekenleri ayıklayıp işleri karıştırmadan doğru şekilde aktarmak. Nasıl yapacağımı bilmesem de bunu kesinlikle yapmam gerektiğini biliyorum. Ama nasıl yapacağım işte bütün mesele bu. Üstelik bunca zamandır kafa patlatmama rağmen bir arpa boyu yol alamadım. Galiba ilk defa bu kadar zorlu bir cendereye girdim.
Neyse bulunur elbet bi çözümü.

29 Nisan 2013 Pazartesi

Bir tek

Bir tek bakmadığım şu tepenin ardı kaldı. Orada da değilse sen asıl o zaman gör feryadı.

Demek ki

"Acaba bir şey yazdı mı" diyerek ikide bir gerek bilgisayardan, gerek telefondan internete girme ihtiyacı hissediyorsam...

28 Nisan 2013 Pazar

Baş üstüne

Sen ol da,
İster yar ol, ister yara.
Lütfun da başım üstüne, kahrın da.

Mesele

-Vazgeç ondan.
+Neden?
-Sizinki olmaz. Çok zor.
+Eeee? Ne olmuş zorsa?
-"Zoru severim" diyorsun yani?
+Hayır. Zoru değil onu seviyorum. Mesele sadece bu.

27 Nisan 2013 Cumartesi

Seviyorum RTÜK

Seviyorum işte. Söylenecek çok fazla şey yok. Nereden çıktın karşıma bilmiyorum ama iyi ki çıktın. İyi ki tanıdım, iyi ki sevdim seni.

25 Nisan 2013 Perşembe

Yapamadıklarım

-Çok şey yaşadın.
+Kimine göre çok, kimine göre az.
-Peki yaptıklarından hiç pişman oldun mu?
+Yaptıklarımdan asla, sadece yapamadıklarımın pişmanlığı var.

1 Nisan 2013 Pazartesi

Bir hikaye


Olay bir sahil kasabasında geçer. İki sevgili bir kır kahvesinde buluşurlar. Delikanlı deniz harp okulundan yeni mezun olmuş bir denizci teğmendir. Genç kız o günkü buluşmada bir farklılık hisseder, delikanlının neşesi yoktur. "Ne oldu, niye neşesizsin?" diye sorar. Delikanlı "Beni bir denizaltıya verdiler. Artık seninle çok zor haberleşeceğiz. O yüzden mutsuzum. İstersen ayrılabiliriz" diye yanıtlar. Genç kızın "Nerede olursan ol, nereye gidersen git ben senden ayrılmam." cevabı teğmenin yüzünü güldürür, "Biliyordum böyle cevap vereceğini, sana bir hediyem var" diyerek kızın önüne bir hediye paketi uzatır. Kız meraklanır, heyecanla açar paketi. Paketten bir adet kitap ve bir adet el feneri çıkar. Merak ve heyecan yerini şaşkınlığa bırakmıştır. Şaşırır çünkü kimisi için hediyeler değerlidir ancak kimisi de değer beklentisindedir. "Nedir bunlar?" diye sorar. "Biz denizaltılarla bu sahilden çok sık geçeriz. Her zaman yüzeyden ve gece vakti. Kitap mors alfabesini öğrenmen için. El feneri ise yakıp söndürerek biz bu sahilden geçerken bana mesaj yazman için. Buradan geçeceğimiz vakitlerden önce ben sana haber yollayacağım."

Bir vakit sonra kıza haber ulaşır. Sevgilisi 3 gün sonra gece 01:30'da denizaltı ile sahilden geçecektir. Kız mesajına iyice çalıştıktan sonra sevgilisinin geçeceği gece onu beklemeye başlar. Denizaltı görünür görünmez el fenerini yakıp söndürmeye başlar. Denizaltı mürettebatı sahildeki bir evden gelen ışığa dikkat kesilir. Bakarlar ki mors alfabesi ile bir mesaj iletiliyor. Hemen çözümlemeye başlarlar mesajı: "Seni seviyorum.". Denizaltı komutanı anlam veremez bu işe. Yanıbaşındaki genç teğmen atılır "Komutanım feneri yakıp söndüren benim sevgilim." diyerek durumu anlatır ve izin ister: "Komutanım müsadenizle ben de fenerle mesaj iletebilir miyim?". Komutan: "Ne feneri oğlum, geç projektörün başına, istediğin mesajı yaz.". Teğmen sevinçle koşar projektörü yakıp söndürerek mesajını iletmeye başlar. Kız heyecanla not alır ve mesajı alır: "Sonsuza kadar.". Böyle bir aşk denizciler arasında duyulur ve konuşulmaya başlar.

Gel zaman git zaman kıza bir haber daha ulaşır: "4 gün sonra gece saat 02:20'de yine geçeceğiz. Ancak konvoy halinde geçeceğiz o yüzden dikkatli ol, ben en öndeki denizaltıda olacağım.". Ardından belirtilen gün gelir. Gece yarısı zifiri karanlıkta beklemeye başlar kız sevgilisini. Bekleyişin sonunda ilk denizaltıyı görmesiyle birlikte el fenerini yakıp söndürmeye başlar. Denizaltı mürettebatı mesajı çözer: "Seni seviyorum". Denizaltı komutanı kendi kendine "Vay be demek ki şu duyduğumuz olay doğruymuş." diye söylenir. "İyi ama biz konvoydaki ikinci denizaltıyız, bu kızın sevgilisi öndeki denizaltıdaydı, niye bize mesaj veriyor? Herhalde ya denizaltıları karıştırdı ya da uyuyakaldı. Cevap yazalım da kızcağız merakta kalmasın." diye düşünür. Açarlar projektörü, yazarlar mesajı: "Sonsuza kadar.".

Aslında hikaye bu kadar. Ama buraya kadar okumuş olanlar "Ne yani şimdi bu zırvalık" diye düşünmesin, yazının geri kalanını da okusun ki şimdiye kadar okuduğu şeyler boşa gitmesin.

Bu olay yaşandığı anda takvimler 4 Nisan 1953'ü göstermektedir. Kafiledeki ilk denizaltının adı ise Dumlupınar Denizaltısı'dır. Olayın geçtiği yer Çanakkale Boğazı, Gelibolu. Kafilenin ilk denizaltısı olan Dumlupınar olaydan kısa bir süre önce "Naboland" isimli İsveç bandıralı yük gemisine çarparak boğazın sularına gömülmüştür. Kafilenin ikinci denizaltısı ise herşeyden habersiz kaza yerinden geçip giderek kızın evinin önünden ilk denizaltı olarak geçer.

Evet gerçek bir hikaye. Yaşanmış bir olay. Bu hikayeyi anlatmamın iki amacı var. Birincisi 3 gün sonra yani 4 Nisan 2013 günü bu hazin olayın 60. yıldönümü. Bu vesileyle güzel bir hikaye okuyun istedim. Bundan sonra Dumlupınar denilince aklınıza gelecek bir hikaye olsun istedim. İkinci ve asıl amacım ise ince bir mesaj iletmek. Ama bu mesajı okuyan herkese değil, sadece bir kişiye iletmek amacıyla kaleme aldım bunu. O mesaj da delikanlı sevdiği kıza kitap hediye ettiğinde muhatabına ulaştı zaten. En azından ulaşmadıysa bile şu an ulaşmış oldu. Şimdi mesajın muhatabının elinde bir kitap bir de fener var. İstediğini yapabilir. İster feneri kırıp atar, ister bir köşeye bırakıp umursamaz, isterse bir mesaj yazar. Herhangi bir mesaja benim cevabım baştan belli zaten, ben beklerim "sonsuza kadar..."