Çok değişmişsin.
Böyle değildin, kilo almışsın biraz. Saçların da daha kısaydı sanki, yanlış mı hatırlıyorum?
Çok zaman geçmiş.
Oturup çay içerek bekledim mesai bitiminde. Sen sevmezdin çay içmeyi, sonradan alışmıştın, buradan gittikten sonra. Zaten ben de sen gittikten sonra alıştım ya bu çaya.
Köşeden göründüğün zaman farkettim dördüncü bardağı içtiğimi on beş dakikada.
Hala çok dalgınsın. Hiç farketmedin önünden geçip gidişimi.
Yalnız,
Eskiden böyle beyaz değildin. Böyle mahzun bakmıyordu gözlerin. Tamam, yine gülüyor ama çizgileri farklı bu sefer yüzünün.
Sesin mi? İşte o değişti mi bilmiyorum. Yine diyemedim, merhaba!
22 Aralık 2013 Pazar
3 Aralık 2013 Salı
Veda
Bir yılın son demlerindeyiz. Aslında periyodik olarak yaşanan bir olay olmasına rağmen bana hüzünlü gelir yılın bu vakitleri. Sembolik de olsa vedalaşmaya ve bir şeyleri geride bırakmaya alışamadım. Belki de kolay alıştığım için veda etmeye kıyamıyorum hiç bir şeye. Vedalaşılacak şey diğerlerinden herhangi bir farkı olmayan sıradan bir yıl dahi olsa zor geliyor işte, yapamıyorum. Biraz da yeni bir yıla adım atmakla birlikte bir önceki yıla ihanet ediyormuş duygusu çöküyor. Aslında bu yıl biraz daha farklı, biraz daha zor geliyor geçip giden yılla yapılacak veda töreni. Yooo öyle "yaşlanıyoruz" falan diye ağlanıp sızlanacak insanlardan değilim. Daha zor gelmesinin sebebi önceki yıllara göre bu yılın biraz daha farklı geçmiş olması. Geride el sallamaya kıyamayacağım bazı anılar kalması.
İşte böyle bir halet-i ruhiyede yeni bir kitap okumaya başladım. Kitap henüz Eylül ayında çıkan taze sayılabilecek kitaplardan. Keşke hediye olarak gelseydi diyebileceğim kitaplardan birisiydi ama kendi kendimize alıp okumak kısmet oldu artık yapacak bir şey yok. Aslında konusu o kadar da mühim değildi benim için. Sadece kitabın kahramanını çok sevdiğimden dolayı okumak istemiştim. Okumaya başlayınca konusu da anlam kazandı, oldukça enteresan, dramatik ve hatta belki de kısmen gülünç bir hal aldı. Gülünç olması için aslında herhangi sebep yok. Gülünç olmasını sağlayan şey kitabın konusundan ve içeriğinden doğan garip bir tesadüf. Kitabın kahramanı en sevdiğim şairlerden birisi, Ahmed Arif. Tahmin edilebileceği üzere kitap da "Leylim leylim". Hayat garip tesadüflerle dolu.
İşte böyle bir halet-i ruhiyede yeni bir kitap okumaya başladım. Kitap henüz Eylül ayında çıkan taze sayılabilecek kitaplardan. Keşke hediye olarak gelseydi diyebileceğim kitaplardan birisiydi ama kendi kendimize alıp okumak kısmet oldu artık yapacak bir şey yok. Aslında konusu o kadar da mühim değildi benim için. Sadece kitabın kahramanını çok sevdiğimden dolayı okumak istemiştim. Okumaya başlayınca konusu da anlam kazandı, oldukça enteresan, dramatik ve hatta belki de kısmen gülünç bir hal aldı. Gülünç olması için aslında herhangi sebep yok. Gülünç olmasını sağlayan şey kitabın konusundan ve içeriğinden doğan garip bir tesadüf. Kitabın kahramanı en sevdiğim şairlerden birisi, Ahmed Arif. Tahmin edilebileceği üzere kitap da "Leylim leylim". Hayat garip tesadüflerle dolu.
20 Kasım 2013 Çarşamba
13 Kasım 2013 Çarşamba
24 Eylül 2013 Salı
Yine
Yine aynı şeyler olacak. Önce pek bir şey yokmuş gibi, bir süre sonra...
Belki bu sefer toparlanmak daha kısa sürecek ya da daha uzun, daha sancılı veya daha hafif, bilemem. Günün birisinde ortada hiçbir şey yokken, tamamen alakasız bir yerde ve tamamen alakasız bir zamanda öyle birden akla düşecek her şey. Ardından sağlam bir mide sancısı, yumruk yemiş gibi. Köşebaşından dönünce görülen arkadaş soracak "Nasılsın?" diye. Cevap değişmez elbet, iyilik sağlık. Zaten ötesi kimin umrunda?
Belki sonra uyku bastıracak yeni ve farklı bir güne uyanmak ümidiyle. Öyle de olacak, ertesi gün yeni bir gün olacak. Tek farklılık ise takvimin gösterdiği tarih olacak. Geri kalan her şey aynen tekrarlanacak. Yine aynı şeyler, yine aynı şeyler.
Belki bu sefer toparlanmak daha kısa sürecek ya da daha uzun, daha sancılı veya daha hafif, bilemem. Günün birisinde ortada hiçbir şey yokken, tamamen alakasız bir yerde ve tamamen alakasız bir zamanda öyle birden akla düşecek her şey. Ardından sağlam bir mide sancısı, yumruk yemiş gibi. Köşebaşından dönünce görülen arkadaş soracak "Nasılsın?" diye. Cevap değişmez elbet, iyilik sağlık. Zaten ötesi kimin umrunda?
Belki sonra uyku bastıracak yeni ve farklı bir güne uyanmak ümidiyle. Öyle de olacak, ertesi gün yeni bir gün olacak. Tek farklılık ise takvimin gösterdiği tarih olacak. Geri kalan her şey aynen tekrarlanacak. Yine aynı şeyler, yine aynı şeyler.
22 Eylül 2013 Pazar
26 Mayıs 2013 Pazar
Dayanışma
2 metrekare dükkanı kiralamışlar. Beyaz kağıt üzerine "Gündoğdu mahallesi sevenler yardımlaşma ve dayanışma derneği" yazıp gazete ile kaplanmış camlardan birisine yapıştırmışlar. Yahu zaten dükkana aynı anda 3 kişi girse orada bir "dayanışma" olmaması gibi bir ihtimal yok. Amacın dayanışma olduğu zaten baştan belli!
12 Mayıs 2013 Pazar
Ses
İleride alacağım evdeki bir odaya mükemmel bir ses yalıtımı yaptıracağım. Bu kesin. Çünkü benim müzik aşkım gece yarısından sonra depreşiyor. Ya da belki sesi az çıkan, komşuları rahatsız etmeyecek bir enstruman bulursam o da çare olabilir.
2 Mayıs 2013 Perşembe
Tebdil-i mekan
Taşınma fikri var aklımda. Yeni bir blog açıp iki ayrı blog yazmayı düşünüyorum. Burayı eski çizgisine tekrar çevirip son zamanlardaki yazılarımı ise yeni blogda devam ettirecek gibiyim. Hadi hayırlısı.
Belki de bir ilk
Yine enteresan bir gün ve yine enteresan bir olay. Ama bu seferki karışık olan aklımı daha da karıştırdı. Çok iyi bir insan, çok iyi anlaştığım bir insandan gelen bir mesaj ve üzerine yapılan bir konuşma. Bir teklif, üstelik bir hayli lütufkar. Ne bileyim, alışık değilim böylesine o yüzden şaşırdım. Bir cevap veremedim. Evet desem bir türlü, hayır desem başka türlü. İyi anlaştığımız şüphe götürmez bir gerçek ama bu durum benim daha önce böyle bir şey düşünmediğim ve aklımda, kalbimde başka birinin olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Hem incitmemem hem haksızlık yapmamam lazım. Neyse şu günlük gibi blog yazma işine bir süre ara vereyim en iyisi belki kafamı toplayıp bi çözüm bulursam yine gelir yazarım.
1 Mayıs 2013 Çarşamba
Asla
-Şimdi, gecenin bu vaktinde herhangi bir sebeple telefon açsa "gel" dese buradan taa oraya yürüyerek gidersin değil mi?
+Hayır ne münasebet asla yürümem.
-Bırak bu yalanları.
+Ne yalanı yahu, gayet ciddiyim. Dediğin gibi bir şey olsa asla yürümem. Koşa koşa giderim.
+Hayır ne münasebet asla yürümem.
-Bırak bu yalanları.
+Ne yalanı yahu, gayet ciddiyim. Dediğin gibi bir şey olsa asla yürümem. Koşa koşa giderim.
Hikayeler bitmez
Daha önce burada Çanakkale dolaylarından bir hikaye aktarmıştım. Madem oradan başladık öyleyse oradan devam edelim. Ama bu sefer biraz eskiye, yani Çanakkale savaşı yıllarına gidelim. O yıllarda bölgede henüz çocukluğunu yaşamakta olan birisinden dinleyelim:
"Savaş bazen hararetleniyordu. O sıralarda büyüklerimiz dağlara, yukarı yerlere doğru kaçıyordu. Biz çocuklar da ağaçlara çıkarak top mermilerinin suya düşüşünü izliyorduk. Onlar suya düştükçe etrafa fıskiye gibi su sıçratıyordu biz de onları görüp alkış tutarak oyun oynuyorduk."
Top mermileri sadece suya düşmüyordu elbet. Hedefini tutanlar da vardı. İşte o hedefini tutanlardan bir tanesi tarafından yaralanan bir asker hemen tedaviye alınır. Tedavinin ardından "Yaraların mikrop kapmasın, hadi evine git" denir bu askere. Asker sorar: "Peki ne zaman geri döneyim?". Cevap basittir: "Yaran kabuk bağlar bağlamaz". Bu askerin öyküsünü ise yine küçük bir çocuk olan kardeşinden dinliyoruz:
"Bir abim olduğunu biliyordum ama onu hiç görmemiştim. Yıllarca cepheden cepheye gittiğini duyardık sadece. Bir sabah sahilde oyun oynarken kafamı kaldırıp baktım uzaktan sargılar içinde yaralı bir asker geliyor. Daha önce hiç görmemiştim ama onun abim olduğunu hemen anladım. Ona doğru koştum ve sarıldım. Eve geldik, annem yıllar sonra ilk defa gördü abimi, sargılar içinde. 'Evlat bu ne hal?' diye sordu telaşla. Abim 'Ağlama ana ben sağım, daha kötü olan arkadaşlarım var.' diye cevap verdi. Yatak odasına geldi, acılar içinde yatağa uzanıp dinlenecekken komşu çaldı kapıyı 'Hanım gözün aydın cepheden oğlun gelmiş' diyerek. Abim üniformasını tekrar giyerek sanki hiç yarası yokmuş gibi salonda karşıladı misafiri. O komşu gitti başkası geldi, başkası gitti diğeri geldi. Bu böyle üç hafta sürdü. Üç hafta boyunca abim neredeyse hiç kalkamadı o kanepeden. Üç haftanın sonunda abim 'Ana ben cepheye geri dönüyorum' dedi. 'Oğlum dinlenemedin dur dinlen biraz daha' dese de abim 'Ana, bak yaram kabuk bağladı, söz verdim dönmem lazım' dedi. O günden sonra bir daha göremedim abimi. Bir daha geri dönmedi."
Sahilde oyun oynayan, yaralı askerin kardeşi olan bu çocukla yazının başında bahsi geçen topların suya düşüşünü izleyerek alkış tutan çocuk yıllar sonra aralarına bir yazarı daha aralarına alarak çok güzel bir dergi çıkarırlar.
Aralarına alıp dergi çıkardıkları üçüncü yazar güzel insan Aziz Nesin'dir.
Abisini Çanakkale'de kaybeden, sahilde oyun oynayan çocuk Rıfat Ilgaz'ın ta kendisidir.
Bu iki yazar, yani Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz, ağacın tepesine çıkıp topların suya düşüşünü izleyerek alkış tutan çocuk ile birlikte Markopaşa adında bir mizah dergisi çıkarırlar. Ancak ben bu üçüncü yazarın yani savaş sırasında ağacın tepesindeki çocuğun kim olduğu yazmayacağım buraya. Zira bu yazarın çok güzel bir kitabı şu an ellerinde duruyor. Evet, o kitap. Yoksa yanılıyor muyum? Bir köşeye fırlatıp attın mı? O kitabın öyküsü bitti mi sandın? Bence daha pek çok öykü çıkar oradan. Ancak başka hikayeleri de böyle yazmayı düşünmüyorum. Onları kendim anlatsam daha iyi olur sanki. Dur bakalım onların da vakti gelir elbet.
"Savaş bazen hararetleniyordu. O sıralarda büyüklerimiz dağlara, yukarı yerlere doğru kaçıyordu. Biz çocuklar da ağaçlara çıkarak top mermilerinin suya düşüşünü izliyorduk. Onlar suya düştükçe etrafa fıskiye gibi su sıçratıyordu biz de onları görüp alkış tutarak oyun oynuyorduk."
Top mermileri sadece suya düşmüyordu elbet. Hedefini tutanlar da vardı. İşte o hedefini tutanlardan bir tanesi tarafından yaralanan bir asker hemen tedaviye alınır. Tedavinin ardından "Yaraların mikrop kapmasın, hadi evine git" denir bu askere. Asker sorar: "Peki ne zaman geri döneyim?". Cevap basittir: "Yaran kabuk bağlar bağlamaz". Bu askerin öyküsünü ise yine küçük bir çocuk olan kardeşinden dinliyoruz:
"Bir abim olduğunu biliyordum ama onu hiç görmemiştim. Yıllarca cepheden cepheye gittiğini duyardık sadece. Bir sabah sahilde oyun oynarken kafamı kaldırıp baktım uzaktan sargılar içinde yaralı bir asker geliyor. Daha önce hiç görmemiştim ama onun abim olduğunu hemen anladım. Ona doğru koştum ve sarıldım. Eve geldik, annem yıllar sonra ilk defa gördü abimi, sargılar içinde. 'Evlat bu ne hal?' diye sordu telaşla. Abim 'Ağlama ana ben sağım, daha kötü olan arkadaşlarım var.' diye cevap verdi. Yatak odasına geldi, acılar içinde yatağa uzanıp dinlenecekken komşu çaldı kapıyı 'Hanım gözün aydın cepheden oğlun gelmiş' diyerek. Abim üniformasını tekrar giyerek sanki hiç yarası yokmuş gibi salonda karşıladı misafiri. O komşu gitti başkası geldi, başkası gitti diğeri geldi. Bu böyle üç hafta sürdü. Üç hafta boyunca abim neredeyse hiç kalkamadı o kanepeden. Üç haftanın sonunda abim 'Ana ben cepheye geri dönüyorum' dedi. 'Oğlum dinlenemedin dur dinlen biraz daha' dese de abim 'Ana, bak yaram kabuk bağladı, söz verdim dönmem lazım' dedi. O günden sonra bir daha göremedim abimi. Bir daha geri dönmedi."
Sahilde oyun oynayan, yaralı askerin kardeşi olan bu çocukla yazının başında bahsi geçen topların suya düşüşünü izleyerek alkış tutan çocuk yıllar sonra aralarına bir yazarı daha aralarına alarak çok güzel bir dergi çıkarırlar.
Aralarına alıp dergi çıkardıkları üçüncü yazar güzel insan Aziz Nesin'dir.
Abisini Çanakkale'de kaybeden, sahilde oyun oynayan çocuk Rıfat Ilgaz'ın ta kendisidir.
Bu iki yazar, yani Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz, ağacın tepesine çıkıp topların suya düşüşünü izleyerek alkış tutan çocuk ile birlikte Markopaşa adında bir mizah dergisi çıkarırlar. Ancak ben bu üçüncü yazarın yani savaş sırasında ağacın tepesindeki çocuğun kim olduğu yazmayacağım buraya. Zira bu yazarın çok güzel bir kitabı şu an ellerinde duruyor. Evet, o kitap. Yoksa yanılıyor muyum? Bir köşeye fırlatıp attın mı? O kitabın öyküsü bitti mi sandın? Bence daha pek çok öykü çıkar oradan. Ancak başka hikayeleri de böyle yazmayı düşünmüyorum. Onları kendim anlatsam daha iyi olur sanki. Dur bakalım onların da vakti gelir elbet.
30 Nisan 2013 Salı
Elimdekiler
Köşesinde sırasını bekleyen mukaddes hikayelerim var benim. Dinlenmeyi bekleyen çok türküm, okunmayı bekleyen kitaplarım, yazılacak çok yazım var. Bir de bunları okumayan Madonna var. Olsun. Varsın okumasın. Zaten o yüzden buraya taşımadık mı bu yazıları?
Cendere
Evet yine her şey karmançorman oldu. Söylemem gereken şeylerle söylememem gereken şeyler, anlatmam gerekenlerle anlatmamam gerekenler birbirine girdi. Ne vakittir çare bulmaya çalıştığım sorun; anlatmam gerekenlerle anlatmamam gerekenleri ayıklayıp işleri karıştırmadan doğru şekilde aktarmak. Nasıl yapacağımı bilmesem de bunu kesinlikle yapmam gerektiğini biliyorum. Ama nasıl yapacağım işte bütün mesele bu. Üstelik bunca zamandır kafa patlatmama rağmen bir arpa boyu yol alamadım. Galiba ilk defa bu kadar zorlu bir cendereye girdim.
Neyse bulunur elbet bi çözümü.
Neyse bulunur elbet bi çözümü.
29 Nisan 2013 Pazartesi
28 Nisan 2013 Pazar
Mesele
-Vazgeç ondan.
+Neden?
-Sizinki olmaz. Çok zor.
+Eeee? Ne olmuş zorsa?
-"Zoru severim" diyorsun yani?
+Hayır. Zoru değil onu seviyorum. Mesele sadece bu.
+Neden?
-Sizinki olmaz. Çok zor.
+Eeee? Ne olmuş zorsa?
-"Zoru severim" diyorsun yani?
+Hayır. Zoru değil onu seviyorum. Mesele sadece bu.
27 Nisan 2013 Cumartesi
Seviyorum RTÜK
Seviyorum işte. Söylenecek çok fazla şey yok. Nereden çıktın karşıma bilmiyorum ama iyi ki çıktın. İyi ki tanıdım, iyi ki sevdim seni.
25 Nisan 2013 Perşembe
Yapamadıklarım
-Çok şey yaşadın.
+Kimine göre çok, kimine göre az.
-Peki yaptıklarından hiç pişman oldun mu?
+Yaptıklarımdan asla, sadece yapamadıklarımın pişmanlığı var.
+Kimine göre çok, kimine göre az.
-Peki yaptıklarından hiç pişman oldun mu?
+Yaptıklarımdan asla, sadece yapamadıklarımın pişmanlığı var.
1 Nisan 2013 Pazartesi
Bir hikaye
Olay bir sahil kasabasında geçer. İki sevgili bir kır kahvesinde buluşurlar. Delikanlı deniz harp okulundan yeni mezun olmuş bir denizci teğmendir. Genç kız o günkü buluşmada bir farklılık hisseder, delikanlının neşesi yoktur. "Ne oldu, niye neşesizsin?" diye sorar. Delikanlı "Beni bir denizaltıya verdiler. Artık seninle çok zor haberleşeceğiz. O yüzden mutsuzum. İstersen ayrılabiliriz" diye yanıtlar. Genç kızın "Nerede olursan ol, nereye gidersen git ben senden ayrılmam." cevabı teğmenin yüzünü güldürür, "Biliyordum böyle cevap vereceğini, sana bir hediyem var" diyerek kızın önüne bir hediye paketi uzatır. Kız meraklanır, heyecanla açar paketi. Paketten bir adet kitap ve bir adet el feneri çıkar. Merak ve heyecan yerini şaşkınlığa bırakmıştır. Şaşırır çünkü kimisi için hediyeler değerlidir ancak kimisi de değer beklentisindedir. "Nedir bunlar?" diye sorar. "Biz denizaltılarla bu sahilden çok sık geçeriz. Her zaman yüzeyden ve gece vakti. Kitap mors alfabesini öğrenmen için. El feneri ise yakıp söndürerek biz bu sahilden geçerken bana mesaj yazman için. Buradan geçeceğimiz vakitlerden önce ben sana haber yollayacağım."
Bir vakit sonra kıza haber ulaşır. Sevgilisi 3 gün sonra gece 01:30'da denizaltı ile sahilden geçecektir. Kız mesajına iyice çalıştıktan sonra sevgilisinin geçeceği gece onu beklemeye başlar. Denizaltı görünür görünmez el fenerini yakıp söndürmeye başlar. Denizaltı mürettebatı sahildeki bir evden gelen ışığa dikkat kesilir. Bakarlar ki mors alfabesi ile bir mesaj iletiliyor. Hemen çözümlemeye başlarlar mesajı: "Seni seviyorum.". Denizaltı komutanı anlam veremez bu işe. Yanıbaşındaki genç teğmen atılır "Komutanım feneri yakıp söndüren benim sevgilim." diyerek durumu anlatır ve izin ister: "Komutanım müsadenizle ben de fenerle mesaj iletebilir miyim?". Komutan: "Ne feneri oğlum, geç projektörün başına, istediğin mesajı yaz.". Teğmen sevinçle koşar projektörü yakıp söndürerek mesajını iletmeye başlar. Kız heyecanla not alır ve mesajı alır: "Sonsuza kadar.". Böyle bir aşk denizciler arasında duyulur ve konuşulmaya başlar.
Gel zaman git zaman kıza bir haber daha ulaşır: "4 gün sonra gece saat 02:20'de yine geçeceğiz. Ancak konvoy halinde geçeceğiz o yüzden dikkatli ol, ben en öndeki denizaltıda olacağım.". Ardından belirtilen gün gelir. Gece yarısı zifiri karanlıkta beklemeye başlar kız sevgilisini. Bekleyişin sonunda ilk denizaltıyı görmesiyle birlikte el fenerini yakıp söndürmeye başlar. Denizaltı mürettebatı mesajı çözer: "Seni seviyorum". Denizaltı komutanı kendi kendine "Vay be demek ki şu duyduğumuz olay doğruymuş." diye söylenir. "İyi ama biz konvoydaki ikinci denizaltıyız, bu kızın sevgilisi öndeki denizaltıdaydı, niye bize mesaj veriyor? Herhalde ya denizaltıları karıştırdı ya da uyuyakaldı. Cevap yazalım da kızcağız merakta kalmasın." diye düşünür. Açarlar projektörü, yazarlar mesajı: "Sonsuza kadar.".
Aslında hikaye bu kadar. Ama buraya kadar okumuş olanlar "Ne yani şimdi bu zırvalık" diye düşünmesin, yazının geri kalanını da okusun ki şimdiye kadar okuduğu şeyler boşa gitmesin.
Bu olay yaşandığı anda takvimler 4 Nisan 1953'ü göstermektedir. Kafiledeki ilk denizaltının adı ise Dumlupınar Denizaltısı'dır. Olayın geçtiği yer Çanakkale Boğazı, Gelibolu. Kafilenin ilk denizaltısı olan Dumlupınar olaydan kısa bir süre önce "Naboland" isimli İsveç bandıralı yük gemisine çarparak boğazın sularına gömülmüştür. Kafilenin ikinci denizaltısı ise herşeyden habersiz kaza yerinden geçip giderek kızın evinin önünden ilk denizaltı olarak geçer.
Evet gerçek bir hikaye. Yaşanmış bir olay. Bu hikayeyi anlatmamın iki amacı var. Birincisi 3 gün sonra yani 4 Nisan 2013 günü bu hazin olayın 60. yıldönümü. Bu vesileyle güzel bir hikaye okuyun istedim. Bundan sonra Dumlupınar denilince aklınıza gelecek bir hikaye olsun istedim. İkinci ve asıl amacım ise ince bir mesaj iletmek. Ama bu mesajı okuyan herkese değil, sadece bir kişiye iletmek amacıyla kaleme aldım bunu. O mesaj da delikanlı sevdiği kıza kitap hediye ettiğinde muhatabına ulaştı zaten. En azından ulaşmadıysa bile şu an ulaşmış oldu. Şimdi mesajın muhatabının elinde bir kitap bir de fener var. İstediğini yapabilir. İster feneri kırıp atar, ister bir köşeye bırakıp umursamaz, isterse bir mesaj yazar. Herhangi bir mesaja benim cevabım baştan belli zaten, ben beklerim "sonsuza kadar..."
21 Mart 2013 Perşembe
Feda olsun
Dile kolay 17 yıl. Evet harcandı belki ama hiç pişman olmadım o geçen vakitler için. Yine olsa yine yapardım çünkü buna değerdi. Onca yıl harcadım, uğruna harcanana helali hoş olsun. Önümüzdeki 17 yıl da sana feda olsun.
18 Mart 2013 Pazartesi
22 Şubat 2013 Cuma
En zor olan
Kaybetmek mesele değil. İnsanı üzen şey bu değil çünkü. Esas kaybettiğin şeyi gördüğün zaman, onu fark ettiğin zaman için acır. Ayrıca olay sadece bu şekilde de kalmaz. Kaybetmek bir yaşam biçimi, bir alışkanlıktır. Bir kere başladığın zaman durduramazsın. Hepsi peş peşe gelir. Sen bir öncekini fark edip yasını tutmaya başladığında yeni bir kayıp yaşarsın. En zoru da her seferinde daha büyük kayıplar yaşayacağını bile bile aynı yolda devam etmek.
11 Şubat 2013 Pazartesi
Sadece bir örnek
Olabildiğince boş yaşıyoruz. Hatta o kadar boş yaşıyoruz ki dünya üzerindeki diğer yedi milyar insandan hiç bir farkımız yok. Herkes aynı senaryonun üzerinde yürüyor. Farklı olduğumuzu düşündüren tek şey bu standart senaryonun neresinden başladığımız. Oynadığımız senaryo uzun, hatta bir insan ömründen çok daha uzun. Her insan bu sahneye senaryonun farklı yerinden giriş yaptığı için doğal olarak herkes farklı kısımlarını oynuyor aynı oyunun. Mesela kimisi en başından başlıyor fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmekle, kimisi de sonlarından giriş yapıyor kitabın ve varlıklı olarak adım atıyor bu dünyaya. Yani aslında tek bir insan ömrüne sığmayacak bir senaryoyu bizden öncekiler ve bizden sonrakilerle birlikte sahneliyoruz. Bize dayatılan oyunun bize biçilmiş kısmını oynuyoruz. Senaryo değiştirmeyi falan geçtim istediğimiz kısmını dahi oynayamıyoruz. Hatta buna o derece uyum sağlıyoruz ki başka bir perdesinde rol almayı hayal dahi edemiyoruz.
İtiraz eden mutlaka olacaktır. Boş yaşamadığını, kendisine dayatılanı yaşamadığını ve hatta hayal gücünün geniş olduğunu düşünen kişiler olsa bile ben buna inanmıyorum. Üstelik inanmamaktan bir adım öteye giderek hemen şurada bir ispatını sunuyorum.
Diyelim ki 1.000.000$ (Yazıyla bir milyon dolar) paranız var ve bunu harcamanız gerekiyor. Nasıl harcarsınız? Eminim pek çok insan bu parayı ömrünün sonuna kadar bitiremez. Üstelik bol keseden harcama yapmaya alışık süper zengin insanlar bile. Örneğin Bill Gates! Şimdi herkesin aklına şu soru gelecek: "Bu kadar para nasıl bitmez? Ev alırım, araba alırım, dünya turuna çıkarım, vs." ancak bu noktada bir şartım var. Şartım şu: ev almak, araba almak, turistik amaçlı geziye çıkmak, hayır işleri için bağış yapmak ve para kazanmak amaçlı iş kurmak yasak. Yani şahane bir eviniz hatta villanız var, son model lüks bir arabanız ve şoförünüz var, dünya üzerinde merak ettiğiniz ve edeceğiniz her yeri gezip gördünüz, aylık tüm harcamalarınızı (yeme içme, faturalar, yanınızda çalışanların maaşı vs.) karşılayacak kadar getirisi olan bir işiniz var ve bütün bunlardan sonra bir milyon dolar paranız harcanmak için bekliyor. İşte bu durumda bu parayı nasıl harcarsınız?
Eminim pek çok insan ömrünün sonuna kadar bu paranın yarısını bile tüketemez. Çünkü bize dayatılan senaryo hep aynı kalıplar üzerine ilerliyor. Böyle bir paranın konusu geçtiğinde insanların hayalleri bile bu senaryonun bir parçası olmaktan öteye gidemiyor. Herkesin hayali aynı! "Ev alırım, araba alırım, dünya turuna çıkarım, iş kurarım, fakirlere yardımcı olurum". Bunlardan sonra ne yaparsın denilince herkes tıkanıyor. Yaşam hedefi olarak bize dayatılan şeyleri o kadar benimsiyoruz ki herkes bunları kendisinin muhteşem hayali olarak görüyor. Bunlara sahip olan insanlar ise çok çok az. Siz bu rutin listeyi ölmeden önce tamamlayabilen kaç tane insan tanıyorsunuz? Mesela en meşhur zenginlerden Bill Gates. O bile artık emekli oldu ve sadece hayır işleriyle uğraşıyor. Mal varlığını yardım kuruluşlarında değerlendireceğini duyurdu. O kadar parayla yapabilecek farklı bir hayali yok.
Var mı farklı olduğunu düşünen?
Haa diyeceksiniz ki para harcayacak yer bulamamak boş yaşamanın tek göstergesi mi? Elbette değil ama sadece bir örnek.
İtiraz eden mutlaka olacaktır. Boş yaşamadığını, kendisine dayatılanı yaşamadığını ve hatta hayal gücünün geniş olduğunu düşünen kişiler olsa bile ben buna inanmıyorum. Üstelik inanmamaktan bir adım öteye giderek hemen şurada bir ispatını sunuyorum.
Diyelim ki 1.000.000$ (Yazıyla bir milyon dolar) paranız var ve bunu harcamanız gerekiyor. Nasıl harcarsınız? Eminim pek çok insan bu parayı ömrünün sonuna kadar bitiremez. Üstelik bol keseden harcama yapmaya alışık süper zengin insanlar bile. Örneğin Bill Gates! Şimdi herkesin aklına şu soru gelecek: "Bu kadar para nasıl bitmez? Ev alırım, araba alırım, dünya turuna çıkarım, vs." ancak bu noktada bir şartım var. Şartım şu: ev almak, araba almak, turistik amaçlı geziye çıkmak, hayır işleri için bağış yapmak ve para kazanmak amaçlı iş kurmak yasak. Yani şahane bir eviniz hatta villanız var, son model lüks bir arabanız ve şoförünüz var, dünya üzerinde merak ettiğiniz ve edeceğiniz her yeri gezip gördünüz, aylık tüm harcamalarınızı (yeme içme, faturalar, yanınızda çalışanların maaşı vs.) karşılayacak kadar getirisi olan bir işiniz var ve bütün bunlardan sonra bir milyon dolar paranız harcanmak için bekliyor. İşte bu durumda bu parayı nasıl harcarsınız?
Eminim pek çok insan ömrünün sonuna kadar bu paranın yarısını bile tüketemez. Çünkü bize dayatılan senaryo hep aynı kalıplar üzerine ilerliyor. Böyle bir paranın konusu geçtiğinde insanların hayalleri bile bu senaryonun bir parçası olmaktan öteye gidemiyor. Herkesin hayali aynı! "Ev alırım, araba alırım, dünya turuna çıkarım, iş kurarım, fakirlere yardımcı olurum". Bunlardan sonra ne yaparsın denilince herkes tıkanıyor. Yaşam hedefi olarak bize dayatılan şeyleri o kadar benimsiyoruz ki herkes bunları kendisinin muhteşem hayali olarak görüyor. Bunlara sahip olan insanlar ise çok çok az. Siz bu rutin listeyi ölmeden önce tamamlayabilen kaç tane insan tanıyorsunuz? Mesela en meşhur zenginlerden Bill Gates. O bile artık emekli oldu ve sadece hayır işleriyle uğraşıyor. Mal varlığını yardım kuruluşlarında değerlendireceğini duyurdu. O kadar parayla yapabilecek farklı bir hayali yok.
Var mı farklı olduğunu düşünen?
Haa diyeceksiniz ki para harcayacak yer bulamamak boş yaşamanın tek göstergesi mi? Elbette değil ama sadece bir örnek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)